Batı Toplumu, Aydınlanma ve Yahudiler

Batı Toplumu, Aydınlanma ve Yahudiler

-Viyana Örneği-

Ali Çiçek

Aydınlanma Çağı, Avrupa’nın her coğrafyasında ve sınıfsal katmanlarında birbirinden farklı sonuçlar doğurmuştur. Bugünün dünyasından geriye dönüp baktığımızda, sebep ve sonuçları itibariyle özellikle Yahudi aydınlanmasının kendine özgü bir karakteri olduğunu görürüz. Yahudilerin Batı toplumu içindeki gelişimleri ve Batı toplumunun yüksek kültürünün taşıyıcısı durumuna gelmelerinin gerçekten de incelenmeye değer birçok yönü var. Bu süreci bir örneklem ile açıklayacak olursak, bunun için hiç şüphesiz en uygun seçim Viyana Yahudileri olacaktır.

Şunu açık bir şekilde ifade edebiliriz ki; Yahudilerin, Avrupa’nın sosyal ve kültürel ana damarlarına nüfuz etmesi, aydınlanmacı düşüncenin 19. yüzyılda ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Özellikle 1848 Devrimleri, Yahudilerin bireysel özgürlüklerle topyekûn tanışması hususunda çok önemli bir eşiktir. Diğer toplumsal katmanlarda olduğu gibi, bu özgürlükler Yahudilerde de bazı şeyleri kökten değiştirmiştir. Çünkü bireysel özgürlükler demek, Yahudilerin Batı toplumu içinde bir Batılı olarak yaşayabilmesi demekti.

Aydınlanmanın siyasî ifadesi anlamında Liberalizm, bu noktada ele alınması gereken esas âmildir. Almanya ve Avusturya’daki Yahudilerin içinde yaşadıkları şehirlerde kabuklarından çıkarak modern eğitim yoluyla yüksek kültür ile üç nesil içinde bütünleşebilmesinin, hatta büyük ölçüde onu ele geçirmesinin altında yatan temel neden liberal düşüncedir. Örneğin, 19. yüzyıl sonlarında faaliyet gösteren Neue Freie Presse gibi o dönemin Yahudi kalemlerinin yer aldığı gazetelerin retoriğine baktığımızda göze çarpan ilk şey, reformist Yahudilerin liberalizmi medenî olmakla eş değer görmeleridir. Bu döneme odaklandığımızda, Yahudileri Avrupa toplumu içinde yaşadıkları baskıdan liberal ekonomi politikalarının kurtardıklarını görürüz. Bir adım sonrasında da bizzat Yahudiler liberalizmin motoru haline gelmişlerdir.

Yaşanan bu süreç Yahudiler için kayıpsız geçirilememiştir elbette. Onlar için özgürleşmenin bedeli Yahudiliği bir kenara bırakıp hümanist olmaktı. Toplum içinde bir Yahudiden ziyade bir Alman olurlarsa özgürleşebileceklerdi. Bir hayat tarzı seçimi söz konusu olunca da kendi aralarında farklı karakterler arz etmeye başladılar. Bir kısmı günlük yaşantısında Yahudi şeriatını merkeze almaktan ısrarla vazgeçmiyordu. Ayrılan reformist parça ise kafasını bulundukları gettolardan dışarıya uzatıp Avrupa toplumunun içinde serbest biçimde yaşamaya çoktan razıydı. Bu toplumsal hadise, o dönem gündemi en çok meşgul eden sorunlardan biri olan ‘Yahudi Sorunu’ olarak tezahür etti. Bu sorunun çözümü için her siyasetçi, yazar ya da sanatçı farklı fikirler öne sürüyordu. Bu fikirlerin birleşiminin ortaya çıkardığı sonuç şuydu: “Yahudi sorununu çözmenin tek bir yolu var; Yahudilerin Yahudilikten vazgeçmesi.” Bu yüzden Yahudiler, Yahudilikten vazgeçtikleri ölçüde önce toplum içinde yer edinmeye, sonra da modern eğitimle toplumun merkezine yakınlaşmaya ve liberal ekonomiyle bütünleşme yetenekleri sayesinde zenginleşmeye başladılar.

Özellikle Orta Avrupa’daki Yahudilerin başından geçen bu süreç aslında Avusturya’daki Aydınlanmacı Mutlakıyet’in zirve yaptığı yıllarda, 1782’de İmparator II. Joseph’in Yahudiler için verdiği tolerans beratının bir sonucuydu. Bu berata göre Yahudiler diledikleri alanlarda ticaret yapmakta serbest bırakılıyordu. Ancak her Yahudi çocuğu, imparatorluğun okullarında ilköğretime devam etmek zorunda bırakılıyordu. Bu da tam olarak devletin bütün bu farklılaşmaları ortadan kaldırmak için sistematize ettiği seküler eğitim düzeninden geçmek, yani en azından zahiren Yahudi olmaktan vazgeçmek anlamına geliyordu. Esasen II. Joseph'in beratı doğrudan Yahudilerin geleneksel yaşamına bir saldırı niteliği taşıyordu. Onları gettolarından çıkarıyor ve Habsburgların şekillendirici ellerine bırakıyordu. Netice itibariyle Yahudiler geleneklerinden kopmaya başlayınca zihin yapıları da değişmeye yüz tutmuş, hümanist bir anlayışa kucak açmışlardı. 19. yüzyılda Avusturya’daki Yahudi toplumunda temel bir prensip yer etmişti, daha doğrusu etmek zorundaydı; dinî inanç kişinin kendisiyle Tanrı arasındaki bir ilişkidir; kamusal alanda bunun hiçbir hükmü yoktur. Bahsi geçen prensibin geçerliliği güçlendikçe gelenekten kopuş hız kazandı. Aksi halde Yahudilerin 19. yüzyıl hümanizmini kabullenmeleri zaten mümkün değildi.

Bu kabulleniş sürecinin temelini oluşturan metinleri daha 18. yüzyılda kaleme almış olan Lessing gibi Alman Edebiyatı’nın ve Aydınlanma Çağı’nın önde gelen şahsiyetlerinin, Yahudiler ve onları nasıl kabulleneceği konusunda kafası karışık olan Batı toplumu üzerinde çok önemli etkiler yaptıklarını kabul etmek gerekir. Lessing gibi isimlerin yazdıkları eserler retorik olarak Yahudi ya da Hristiyan olmayı değil, insan olmayı merkeze aldığı için herkesi aydınlanmacı toplum mekanizması içine dahil etmek bir esas haline gelmeye başladı. Bu ise doğal olarak Yahudilerin seküler eğitimle belirgin bir dönüşümünü beraberinde getirdi. Bugün dünyanın en varlıklı ailelerinin içinde bulunduğu Reformist Yahudilerin geçmişi, Yahudi toplumu içinde gettolarındaki ön yargılarla bezeli dünyadan çıkarak Batı toplumu içinde erimeye gönüllü, seküler eğitim almış hümanist kişilere dayanmaktadır. Şunu da eklemek gerekir ki, Yahudilerin hepsi gettolarından çıkmadılar. Bir kısmı Batı toplumuyla iç içe girdikleri taktirde Yahudiliklerinden vazgeçmek zorunda kalacaklarının farkında olarak gelenekten kopmamaya çalıştılar. Seküler eğitimin geleneği zedeleyici etkilerini, cemaatleşerek iç eğitimle aşmaya gayret ettiler.

Hümanizm ve liberal ekonominin geçerli olduğu bir dünyada Yahudiler kısa sürede Batı toplumu içinde basamakları tırmandılar. Yahudilerin kapitalist dünyada baskın karakterli olmasının sebebi, başka seçeneklerinin olmadığını en baştan beri bilmeleriydi. Zenginliğin, ön yargılar dünyası içinde özgürlük ve saygınlık kazanmanın tek yolu olduğunun farkındaydılar. Bunun için en azından zahiren kolayca asimile oldular ve Aydınlanma’ya, Aydınlanma’nın taşıyıcılarından daha hazır oldukları ortaya çıktı. Yahudiler kendilerini Aydınlanma’nın gerçek hamili olarak görmeye başladılar. 1902 yılında Salomon Ehrmann’ın B'nai B'rith’de yaptığı konuşmada dünyayı muazzam bir dönemin beklediğini söylemesi ve “Gelecek eğer liberal bir gelecek olacaksa, aynı zamanda ‘Yahudi’ bir gelecek olacaktır.” demesi bunun bir ifadesidir. Onlara göre Aydınlanma düşüncesinin zaferi demek Yahudiliğin zaferi demekti. Ancak bu durum aynı zamanda bir tezatı ortaya koyuyordu. Nasıl oluyor da, gelenekten yani Yahudi kimliğinden koparak dünyayı şekillendirmeye başladıktan sonra ortaya çıkan fotoğrafı Yahudiliğin zaferi olarak tanımlayabiliyorlardı? Aydınlanma, Yahudilere günlük yaşantılarındaki bir takım kişisel özgürlükleri ve eşitlikçi toplum düşüncesini sunarken, onlardan kimlik tanımlamalarını bir kenara bırakmasını istedi. İşte Reformist Yahudiler, Aydınlanma’nın ortaya çıkardığı liberal bir gelecek tasavvurunu Yahudi kimliği olarak yeniden inşa ettiler. Yani Yahudi kimliği kabuk değiştirmişti.

Yahudilerin gelecekle ilgili zikri geçen tanımlamaları yapabilmeleri ve Batı toplumunun bizzat yönlendiricisi pozisyonuna gelmeleri tesadüf değildi. Bu anlamda meseleyi biraz daha müşahhas hale getirmek için Viyana’nın ve Viyana Yahudilerinin 1870-1938 arasındaki durumu güzel bir örneklem olarak önümüzde duruyor.

Viyana, Birinci Cihan Harbi’nden önceki yıllarda hiç şüphesiz Avrupa’nın kültürel bakımdan merkeziydi. 1890-1938 yılları arasında Viyana’da yaşamış önemli kişilere baktığımızda bu gerçek açıkça gözükmektedir. Söz konusu olan, Sigmund Freud, Ludwig Wittgenstein, Karl Popper, Otto Wagner, Gustav Mahler, Egon Schiele, Gustav Klimt, Karl Kraus, Hugo von Hofmannsthal, Stefan Zweig, Robert Musil, Theodor Herzl, Alfred Adler diye uzayan bir liste. Dikkat çekici olansa, bu listenin neredeyse tamamının Yahudi ve Yahudi kökenlilerden oluşması. Bütün bu isimleri ortaya çıkaran şartlarla, yukarıda anlattığımız Yahudilerin liberal burjuvaziyi bizzat oluşturan ana omurga haline gelmesi arasındaki ilişki çok mühimdir. George Steiner, “Viyana’nın modern kültürü, temelde Yahudi burjuvazisinin bir ürünüdür.” derken bu noktayı işaret etmiştir. Keza Stefan Zweig da Dünün Dünyası’nda şöyle der: “Yahudi burjuvazisinin kesintisiz ve teşvik edici ilgisi olmasaydı, sarayın ve aristokrasinin kayıtsızlığı ve paralarını sanatı teşvik etmek için harcamak yerine, yarış atları ahırlarına ya da av partilerine yatıran Hıristiyan milyonerler yüzünden Viyana, tıpkı Avusturya’nın politik açıdan Alman İmparatorluğu’nun gerisinde kalması gibi, sanatsal açıdan da Berlin’in gerisinde olacaktı. Viyana’da yeni bir şeyler yapmak isteyen, Viyana’da teşvik edici ilgi arayan yabancı bir konuk Yahudi burjuvazisine yönelirdi.”

Viyana’daki Yahudi burjuvazisinin hangi alanlarda güç kazanarak toplumu yönlendirmeye başladıklarını incelediğimizde, akademik kadrolarda, finans sektöründe, basında ve hukukta belirgin bir şekilde söz sahibi olduklarını görürüz. İlginç olan şu ki, Viyana Yahudileri etkin olmadıkları alanlarda bile arka planda finansal destek sağlamışlardı. Örneğin, Yahudi banker Castiglioni, Birinci Cihan Harbi’nin hemen sonrasında Max Reinhardt için Josefstadt Tiyatrosu’nun restorasyonunu finanse etmişti.

Viyana’da neredeyse her alanda Yahudiler söz sahibiydi. Freud’un Psikanaliz Topluluğu’nun 1902-1906 arasındaki tüm üyeleri Yahudiydi. Felsefede Viyana Çevresi’ne (Wiener Kreis) mensup olan Philipp Frank gibi mantıksal pozitivistlerin birçoğu Yahudi kökenliydi. Viyana’nın en meşhur sosyalist entellektüelleri içinde Karl Renner hariç olmak üzere herkes Yahudiydi. O dönemin opera dünyası da karakterini yine Viyana Yahudilerinden almıştı. Leo Fall gibi saygın bestecilerin neredeyse tamamı Yahudi kökenliydi. Viyana Müzikoloji Okulu’nun kurucusu Guido Adler ile Filarmoni Orkestrası’nın şefi Arnold Rose katıksız birer Yahudi’ydi. Dönemin en meşhur iki eleştirmeni Ludwig Hevesi ile Berta Zuckerkandl Yahudi kökenliydi. Sonuç olarak Viyana’nın kültürel eliti içindeki herkes Yahudi değilse de, her alanda Yahudiler diğer tüm gruplara karşın hem nitelik hem de nicelik açısından baskındılar.

Bahsi geçen tüm bu Yahudi elitin ortak özelliği toplumun liberal eğitim almış sınıfına dahil olmalarıydı. Bu kadroların nasıl oluştuğunu istatistiklere dökerek açıklamak gerekiyor. Eğer Viyana Yahudilerinin eğitim alanındaki varlıklarını incelersek, 1900’lerdeki elit kesimi oluşturan şeyin ne olduğunu da ortaya çıkarmış oluruz. 19. yüzyıl sonunda Viyana’nın ancak %10’unu oluşturan Yahudilerin, 1881-1891 yılları arasında Viyana Üniversitesi’ndeki oranları %33 olmuştu. 1910’da Tıp eğitimi alan 256 öğrencinin 152’si Yahudi kökenliydi. Aynı yıl hukuk eğitimi alan 64 öğrenciden 26’sı Yahudi’ydi. Bunun doğal bir sonucu olarak 1936 yılında Viyana’daki 2.163 avukattan 1.341’i Yahudi’ydi. Üniversitelerde özellikle felsefe, hukuk ve tıp alanlarında hem nicelik hem de nitelik olarak üst düzeyde varlık göstermişlerdi. Genç Yahudiler özellikle gazetecilik gibi işleri çok önemsiyorlardı. Cafe Griensteidl ve Cafe Central gibi meşhur Viyana kafelerinin entelektüel müdavimleri yine Yahudilerdi. Viyana için bir anlamda gündemin masaya yatırıldığı bu mekânlarda o kadar baskındılar ki, “Yahudi’nin ait olduğu yer kafedir.” gibi söyleyişler toplumun zihin yapısı içinde çoktan yer edinmişlerdi.

Yahudiler bu seviyeye erişmeden iki asır önce şehir surlarının dışına sürülmüş bir topluluktu. Toplum içinde en azından Yahudi elitleri olarak kabul görmeye başlamalarının temelinde Avusturyalılarla zor zamanlarında kurdukları parasal ilişkiler vardı. Bu anlamda bizi de yakından ilgilendiren çok önemli bir isim karşımıza çıkıyor: Samuel Oppenheimer. Kendisi 1680-1703 arasında İmparator I. Leopold’ün resmî bankeri olarak Türklere karşı bir can simidi vazifesi görmüştü. Özellikle Ağustos 1683’te II. Viyana Kuşatması Avusturyalılar için bir felâkete dönüşmeye başlayınca devreye girmiş ve ortaya koyduğu sermaye ile Viyana’nın kurtuluşunda başat rol oynamıştı. 1669-1670 yıllarında imparatorun Yahudileri merkezin dışına sürerek gettolaştırmasına rağmen Oppenheimer’in bir Yahudi olarak Viyana’nın merkezinde küçük bir sarayı vardı. Doğrudan imparatorluğa çalışan Oppenheimer gibi bankerler buldukları tüm açıkları iyi değerlendirerek Avusturyalılar için vazgeçilmez olduklarını kanıtlıyorlardı. Türklere karşı finansal destek, mezarlık sahibi olmak gibi bazı temel haklar konusunda Yahudilere yeşil ışık yakılmasını sağlamıştı.

Konuyu toparlayacak olursak, kısıtlandıkları alanın kendi içindeki avantajlarını önce kapalı ekonomideki bankerleriyle, sonra liberal ekonomiyle birlikte ortaya çıkan diğer ticarî haklarını iyi kullanarak modern Avrupa toplumunun damarlarına nüfuz eden Yahudiler, 19. yüzyıl sonunda Batı toplumu denilen olgunun bizzat kendisi haline gelmişlerdi. Bugün dünyada Yahudilerin siyasî, iktisadî ve toplumsal meselelerde neden önemli ölçüde nüfûz sahibi olduklarının anlaşılabilmesi için yukarıda bahsettiğimiz tüm safhalara mercek tutulması gerekmektedir. Bu da bize Batı toplumunun röntgenini çekmek adına önemli veriler sunacaktır.

Okuma Önerileri:

  • Vienna and the Jews 1867-1938, Steven Beller, Cambridge University Press
  • A History of Habsburg Jews 1670-1918, William O. McCagg Jr., Midland Book
  • A Concise History of Austria, Steven Beller, Cambridge University Press
  • The Decline and Fall of the Habsburg Empire 1815-1918, Alan Sked, Pearson Education

الصفحة الرئيسية

تسجيل الدخول / عضو

رقم الحساب

تبرع

سلتي